Bir insanın günlük hayatı içinde yaşadığı çok çeşitli olaylar vardır.
Normal şartlarda bir insan çok çalıştığında yorulur, yemek yemediğinde
acıkır, uyku uyumadığında zayıf düşer. Bunlar çok doğal olaylardır.
Allah ayetlerinde benzer durumların daha şiddetlilerinin, Müslümanlara
bir deneme olarak isabet edebileceğini bildirir. Fakat inkarcılarla
inananların bu olaylar karşısında gösterdikleri ahlak birbirinden çok
farklıdır.
Bu sıkıntılar inkarcıları isyana, yılgınlığa, saldırganlığa,
ümitsizliğe, ye’se ve vefasızlığa sürükler. Çünkü onlar ahirete
inanmadıkları için tüm yapıp ettiklerinin bu dünyada kalacağını
düşünmektedirler. ”…Bu dünya hayatımızdan başkası değildir, ölürüz ve
diriliriz; bizi ‘kesintisi olmayan zaman’ (dehrin akışın)dan başkası
yıkıma (helake) uğratmıyor…”
(Casiye Suresi, 24) ayetinde
bildirildiği gibi onlara göre dünyanın sona ermesiyle herşey sona
ermektedir. Ahiretin varlığına inanmadıkları için de yaptıklarının
karşılığını, rahatı, konforu ve her türlü güzelliği bu dünyada yaşamak
isterler. Bu nedenle de zorluk ve sıkıntılar onlar için çok büyük bir
azap anlamına gelmektedir. Sabır gösteremez, tevekkül edemez, affedemez,
fedakarlık yapamaz, insaniyetli davranamaz, hiç kimseye karşı gerçek
bir şefkat ve merhamet duyamazlar. Çünkü bunların bir karşılığı
olmayacağını ve eğer yaparlarsa da bir menfaat elde edemeyeceklerini
düşünürler. Zorlukların insana kayıptan başka bir şey getirmediğini
düşünmeye devam eder ve ümitsizliğe düşerler.
Oysa bu şekilde düşünenler çok büyük bir yanılgı içindedirler. Çünkü
ölümden sonra insanın gerçek ve sonsuz hayatının başlayacağı, kesin bir
gerçektir. Hesap gününde de herkesin yapıp ettiklerinin hesabı, eksiksiz
bir şekilde verilecek, insanlar bunlarla karşılık göreceklerdir. Ve
güzel ahlak gösterenler de bir kayba değil, tam tersine çok büyük bir
kazanca kavuşacaklardır. Söyledikleri her güzel söz, yaptıkları her
ihlaslı hareket, gösterdikleri fedakarlık, vefa, sadakat, ve insaniyetli
tavır mutlaka karşılığını bulacaktır.
Ama din ahlakından uzak insanlar bu gerçeklerin de şuurunda
değildirler. İşte zorluklar karşısında onların yılgınlığa düşmelerinin
nedeni, tüm olan bitenlerin bir deneme olduğunu inkar etmelerinden
kaynaklanmaktadır. Burada özellikle dikkat çekilmesi gereken bir nokta
bulunmaktadır: Aslında ”… Siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da, sizin
acı çektiğiniz gibi acı çekiyorlar. Oysa siz, onların umut
etmediklerini Allah’tan umuyorsunuz…”
(Nisa Suresi, 104) ayetinde
de bildirildiği gibi iman edenlerle etmeyenlere benzer musibetler,
sıkıntılar ve zorluklar isabet edebilir. Fakat inkarcılar Allah’a iman
etmedikleri ve her olayın Allah tarafından yaratıldığını düşünmedikleri
için müminlerin Allah’tan umdukları şeyleri ummazlar. İşte asıl
farklılık bu kişilerin hayata bakış açılarında yatmaktadır. İman
edenlerin ahirete olan inançları onları inanmayanlardan tamamen
ayırmaktadır.
Örneğin, Allah ayetlerinde insanları açlık ve yoksullukla denemeden
geçireceğini bildirir. Açlık inkarcı bir insan için çok büyük bir zorluk
ve sıkıntı konusuyken, Müslüman için güzel ahlakını gösterebileceği bir
sınav hükmündedir ve kaçırılmaması gereken güzel bir fırsat anlamı
taşımaktadır. Teslimiyet, tevekkül, sabır böyle zamanlarda çok büyük bir
önem kazanmakta, ümitsizliğe düşmemesi, olanlarda bir hayır olduğunu
düşünmesi onun bu sınavı başarıyla verdiğinin birer göstergesi
olmaktadır.
Bunun yanında inkar edenler için öncelik hep kendi çıkarları ve
rahatlarıyken, iman eden kişilerin ahlakında öncelik hep karşıdaki
kişiye verilir. Daha rahat bir yer, daha iyi bir yemek, daha güzel bir
kıyafet hep karşıdaki mümine teklifsiz sunulur. Samimi bir Müslüman,
soğuk bir ortamda kendisi de üşüdüğü halde yanındaki Müslüman kardeşini
kollar, onun üzerini örter, sıcak içeceğini ona verir. Kardeşinin
sağlığını, güvenliğini, rahatını, neşesini ve konforunu sağlamaya
çalışır ve bunlardan çok büyük bir zevk alır. O içeceği kendisinin
içmesiyle alacağı zevkle, yaptığı fedakarlıktan alacağı zevkin
birbirleriyle kıyas bile edilmeyecek kadar farklı olduğunu bilir.
İnsan herşeyin yolunda gittiği, çok büyük bir bolluk ve bereketin
içinde yaşadığı, sağlığının yerinde olduğu ya da hiçbir eksikliğin
olmadığı durumlarda zaten rahatlıkla güzel bir ahlak sergileyebilir. Ama
asıl önemli olan, insanın zarara uğradığı ya da kötü bir muameleyle,
ters bir tavırla, haksız bir iftira ve karalamayla, incitici sözlerle,
maddi kayıplarla karşılaştığında güzel ahlaklı bir tavır göstermesi,
kötülüğe iyilikle karşılık vermesidir. İnsanın tokken yiyeceğini, sıcak
bir ortamdayken kıyafetini vermesi de güzel bir ahlaktır. İkisi de Allah
Katında çok değerlidir, fakat diğeri insanın samimiyetini, ihlasını,
imanının gücünü ve üstün erdem sahibi bir kişi olduğunu göstermesi
bakımından çok önemlidir ve çok kıymetlidir.
Fakat bunun yanında, insan vicdanının sesini dinleyip, güzel ahlakın
faziletlerini yaşarken, sürekli kötülüğü emredip duran nefis, insana
bunları yapmakla zorluk çekeceğini fısıldamakta ve türlü şekillerde onu
engellemeye çalışmaktadır. Hırkasını vereni üşümekle, yemeğini vereni aç
kalmakla korkutan da nefistir. Bu, şeytanın Kuran’da bildirilen bir
taktiğidir. Ayetlerde şeytanın, insanların fakirlere yardımda
bulunmalarını engellemeye çalıştığı ve onları fakirlikle korkuttuğu
bildirilir:
Ey iman edenler, kazandıklarınızın iyi olanından ve sizin için yerden
bitirdiklerimizden infak edin. Kendinizin göz yummadan alamayacağınız
bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki, şüphesiz Allah, hiçbir
şeye ihtiyacı olmayandır, övülmeye layık olandır. Şeytan, sizi
fakirlikle korkutuyor ve size çirkin -hayasızlığı emrediyor. Allah ise,
size Kendisi’nden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vadediyor. Allah
(rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (Bakara Suresi, 267-268)
Ancak ayetin devamında da bildirildiği gibi mülkün sahibi olan
Allah, şeytanın bu zayıf hilesini boşa çıkarır ve insanları sonsuz
ihsanıyla müjdeler. Allah, gösterdikleri bu üstün ahlakın bir karşılığı
olarak iman edenlere, dünyevi hiçbir zevkle kıyas edilemeyecek bir
manevi lezzet yaşatmaktadır. Fedakarlıktan, sabırdan, vefadan,
cömertlikten, insaniyetli bir tavırdan ve sadakatten alınan bu zevkin
sınırı yoktur. Allah, Haşr Suresi’nde kendi ülkelerine hicret eden
müminlere evlerini çok büyük bir şevk ve heyecanla açan, onların her
türlü ihtiyaçlarını -kendilerinin de ihtiyacı olmasına rağmen- büyük bir
zevkle karşılayan Müslümanların bu üstün ahlakını övmektedir:
Kendilerinden önce o yurdu (Medine’yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine)
yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen
şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde
bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih
ederler. Kim nefsinin ‘cimri ve bencil tutkularından’ korunmuşsa, işte
onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşr Suresi, 9)
Tevbe Suresi’nde ise Allah yolunda çalışırken bir deneme olarak
verilen susuzluk, yorgunluk ve açlığın karşılığı şu şekilde bildirilir:
Medine halkına ve çevresindeki bedevilere, Allah’ın elçisinden geri
kalmaları, kendi nefislerini onun nefsine tercih etmeleri yakışmaz. Bu,
gerçekten onların Allah yolunda bir susuzluk, bir yorgunluk, ‘dayanılmaz
bir açlık’ (çekmeleri), kafirleri ‘kin ve öfkeyle ayaklandıracak’ bir
yere ayak basmaları ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları
karşılığında, mutlaka onlara bununla salih bir amel yazılmış olması
nedeniyledir. Şüphesiz Allah, iyilik yapanların ecrini kaybetmez. (Tevbe
Suresi, 120)
Ayette de bildirildiği gibi Allah yolunda çekilen her türlü sıkıntı
Müslüman için bir salih amel hükmündedir. Zaten yaratılış amacı da
Allah’a kulluk etmek ve salih amellerde bulunmak olan bir mümin,
sabrının ve ahlakının karşılığını eksiksiz olarak alacak, hiçbir
haksızlığa da uğratılmayacaktır.
Aynı şey hastalıklar, yorgunluk ve diğer sıkıntılar için de
geçerlidir. İman eden bir kişi yaptıklarının karşılığını sadece
Allah’tan beklediği ve bu dünyanın geçici bir yararlanma dönemi olduğunu
bildiği için her zaman dirayetli, kararlı ve metanetlidir. Çünkü Allah
ayetlerinde kendi yolunda çaba sarf eden müminlere manevi bir güç ve
destek vereceğini bildirmiştir. İmtihanın sırrını bilmek ise zorluklar
karşısında Allah’ın verdiği büyük kolaylıktır. Başına gelen her türlü
zorluğun bir deneme olduğunu bilen bir kişiyi, bu sıkıntıların üzüntü ve
karamsarlığa düşürmesi, ümitsizlik vermesi, korkuya ve endişeye
kaptırması mümkün değildir.